ON ALTI YILA, ON ALTI BIÇAK DARBESİ

Belli belirsiz binalar… Kimi enine kimi boyuna gelişmiş. Gri, siyah, mavi ve beyaz… Dünyanın en büyük başkentlerinden biri burası muhtemelen. İnsanı kendine bile unutturan bu iri yapılar arasında, eli çantalı ve takım elbiseleriyle koşturan adamlar ve adamların aksine topuklu ayakkabısı yüzünden sabit bir hızda yürümek zorunda kalan bir kadınlar kalabalığı var. Ama surat ifadesinden herkesin acelesi olduğu besbelli.

Birden gri olan yüksek binalardan birinin üzerine kocaman bir su kütlesi düştü. Bu, Leyla’nın gözyaşıydı. Sonra yanındaki siyahın üstüne, sonra da diğerlerine oranla ince kalan mavi binanın üzerine… Yatak örtüsüne basılı, kalın ve belirsiz çizgilerle resmedilen bu büyükşehir genelde Leyla’nın gözyaşları ve hıçkırıklara boğulduğu yegane kaçış noktasıydı. Eskimiş eşyalarla dolu bir odada bulunan yıpranmış yatağın üzerindeki bu örtü onda büyük bir hevesle oraya gitme isteği uyandırıyordu. New York, Tokyo veya İstanbul… Keşke birinden birine gitme imkanı olsaydı. Birkaç saat görse dahi yeterdi. Ama nerde… Kocası olacak o şerefsize bunu söylemeye bile yeltenemezdi. Daha dün evde yemek pişmedi diye kendisini kemerle bir güzel haşat eden o pislik, bu isteğini duysa kimbilir ona ne işkenceler yapardı.

Hemen hergün dayak yiyordu Leyla. Kocası artık bunu alışkanlık haline getirmiş, sanki birgün dayak atmasa o günden zevk alamayacakmış gibi hissediyordu. Hem zaten karı milleti anca dayakla susturulurdu. Leyla sadece yemek yapsın, evi çekip çevirsin, sevişirken de bir fahişe gibi istekli davransın ona yeterdi. Başka ne işe yarayabilirdi ki bu kadınlar?

Leyla tam on altı yıldır katlandığı ve kimse ona yardım etmeyeceği için daha da devam edecek olan bu işkencelerden artık iyice yılmış, on üç yaşındaki çocuğu da gördüklerinden dolayı psikolojisi bozuk yetişmişti. Bu duruma daha fazla dayanamayacağını anlayan Leyla o gün isyan bayrağını çekti. Üstündeki koskoca şehirle beraber yatak örtüsünü yırta yırta bir kenara fırlattı. Örtüyle beraber hayallerini de bir kenara atmış oldu. Hışımla odadan çıktı. Oturmuş, kahvesini içen kocasının arkasından iki eliyle boğazına yapıştı. Ama gücü yetmedi…

Sesleri duyan ‘on üç’ yaşındaki çocuk salonun ortasında, elinden hiçbir şey gelmeyerek şu sahneye şahit olmak zorunda kaldı: Babası, boynuna dolanan annesinin zayıf ellerini kavradı ve onu yere savurdu. Sonra üstüne çıktı. Annesi çırpınıyordu. Babası bir ara koşup mutfağa gitti. Elinde koskoca bıçakla geri döndü. Bu bıçak, annesinin ona sabah kahvaltıdan sonra vitamin olur diye şeftali kesip kendisine verdiği bıçaktı. Babası, yerden kalkan annesini tekrar yakaladı ve duvara dayadı. Bıçak hızlıca hareket etti annesinin karnının ve göğsünün üzerinde. On altı darbe almıştı annesi polislerden duyduğuna göre. On altı yıla tam on altı bıçak darbesi…

Maalesef ki bu hikaye ülkemiz ve dünya gerçeklerini yansıtıyor. Ne yazik ki çağımızda halen üç kadından biri cinsel veya fiziksel şiddete uğruyor. En kısa zamanda kadının ve çocuğun mağdur olmadığı ve yine gerçekleri yansıtan bir yazı yazabilmek dileğiyle…

Naçizane Öneriler

Müzik: Grammy ödüllü ve muhteşem boğuk alto sesiyle Toni Braxton’dan ‘Un-Break My Heart’.

Film: Şizofreni bir profesörün acıklı ama başarılı hikayesinin çok iyi bir şekilde ele alındığı ‘Akıl Oyunları’.

Kısa Film: Yaşayan ve yalnız balonların hikayesini izleyeceğiniz ilginç ve güzel bir animasyon: Floating.

Kitap: ‘Kuyucaklı Yusuf’. Sabahattin Ali’nin ilk romanı olan eseri okuduğunuzda, eserin Türk edebiyatının önemli romanlarından biri olarak kabul edilmesinin yersiz olmadığını göreceksiniz.

Dergi: Açıklamasını yapmaya gerek bile duymadığım ‘National Geographic’.

The following two tabs change content below.
Selçuk Üniversitesi Gazetecilik Bölümü 3. Sınıf öğrencisi

Latest posts by Ebubekir Ağbaba (see all)

Tags from the story
, ,

2 Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir